Kusursuz Kadınlar

KİTABIN ÖZETİ :

Mildred Lathbury 1950’lerin İngiltere’sinde yaşayan “kusursuz kadınlardan” biridir. Kırkına merdiven dayamış, hiç evlenmemiş, alt-orta sınıftan bir rahip kızı ve kendi deyimi ile bir kız kurusudur.

Önce babasını ardındanda annesini kaybetmiş ve yalnız başına bir dairede yaşamaya başlamıştır. Mildred sabahları yaşlılara yardım etme işinde çalışmakta, kalan zamanınıda evinde çeşitli işlerle geçirmektedir. Bir rahip kızı olduğu için o çevreye yatkındır. Kilise çevresinin basit görünüşlü ve sorunsuz yaşayışı onu mutlu etmektedir. Bir gün kaldığı dairenin alt katına yeni komşular taşınır. Bu insanlar hiç de onun eski yaşantısına uyan insanlar değildir fakat bu farklı ortam onun hem ilgisini çekmekte hem de tedirgin etmektedir. Yeni taşınan komşulardan önce eve Helena gelir ve Mildred önce onunla tanışır. Helena bir antropolog olup dağınık, düzensiz ve biraz kibirli bir kadındır. Kocası bir deniz subayı olup o sıralar daha İtalyadadır. Helenanın bir de antropolog arkadaşı Everard vardır. Mildrad’ın daha önce en iyi arkadaşları rahip Julian ve kardeşi Winifred dir. Bir çok kimse Helena ile rahibin evleneceğini düşünür. Mildred yeni komşuları taşındıktan sonra bir çok zaman onların dertleri ile ilgilenmek zorunda kalmış ve her sorun çıkışında genellikle çay yaptığı için kendini kötü hissetmiştir. Helena ile kocası pek de iyi anlaşamazlar. Everard ile Helena birlikte ilkel toplulukları araştırırlar. Bu konu hakkında bir de konfresans verirler. Helena dindar bir kadın değildir ve Everard’dan hoşlanmaktadır. Fakat Everard Mildred için aynı duyguları paylaşmaz. Mildred’ın daha önce birlikte kaldığı bir kız arkadaşı vardır Dora. Onun erkek kardeşi William ile her yıl yemeye çıkarlar.

O bir bakanlıkta memur olarak çalışmakta dır. Dora’da onların evlenmesini umar fakat onların arasında böyle bir ilişki yoktur. Helenanın kocası çok yakışıklı dır ve Mildred onu hoş biri olarak görür. Fakat onun İtalyada Wien subayları ile birlekteliği gibi konular aralarında ciddi anlamda bir şey olamayacağının açık delilidir. Fakat Roky (Helenanın kocası) çok yakışıklı, karşısındakini etkilemesini bilen biridir ve Mildred’a da çok iyi davranır. Rahip Jullian’ların kaldıkları evin üst katında boş bir odaları vardır ve orayı kiralamayı düşünürler. Kiracı olarak da dul bir rahip karısını seçerler. Mrs Grey. Artık her şey Mildred için çok farklı dır. Eskiye göre hayatı daha karmaşık ve sorunlu geçer. Bir gün Everard Mildreda gelip kendisine yardımcı olmasını ister. Helena ile konuşmasını ve kendisinin onunla ilgili her hangi bir şey düşünmediğini anlatmasını ister. Mildred bu duruma çok şaşırır ve yardım etmeye çalışacağını söyler. Fakat Mildred’ın çevresinde gelişmeye başlayan bir çok olay hiç evlenmemiş bu tip duyguları pek yaşamamış bir insan için oldukça karmaşıktır. Buna rağmen Mildred gözlem yeteneği ile pek çok şeye anında müdahale edip üstesinden gelebilmektedir. Everard’ın söylediklerini Helenaya açamadan Helena ve Roky kavga etmişlerdir ve Helena evi terkedip gitmiştir. Roky çok üzgündür ve hemen Mildred’a koşar. Bir süre ayrı kalan hatta annesinin yanına giden Helena ile kır evine taşınan Roky’i yazdığı mektuplarla birleştiren yine Mildred olmuştur. Bu arada rahip evine taşınan Mrs Grey ve rahip Jullien evlenmeye karar vermişlerdir. Bir çok kimse bu konuda Mildred’ın üzerine gelip aslında rahiple evlenmesi gerekenin kendisi olduğunu söyler. Fakat Mildred herkese rahiple aralarında böyle bir ilişki olmadığını söyler. Ama Mrs Grey biraz bencil bir insandır ve Mildred ondan pek hoşlanmamıştır. Sonunda düşündüğü gibi olur ve evlenmekten vazgeçerler Mrs Grey evi terkeder. Helena ve Roky barıştıktan sonra kır evinde yaşamaya karar verirler. Bu yüzden de daireyi boşaltırlar.Boşalan daireye iki tane evlenmemiş kır saçlı bayan taşınır. Mildred böyle olacağını tahmin etmiş ve eski hayatına döneceğini düşünmüştür.

Fakat Everard Mildred’ı yemeye davet eder ve ondan çalışmalarına yardımcı olmasını ister. Mildred onların işlerinden bir şey anlamadığını söylesede Everard onun kısa zamanda öğreneceğini söyleyerek yapacaklarını anlatmaya başlar. Mildred Helenanın sözlerini hatırlayarak “dolu dolu bir hayat yaşayacağını” düşünür.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

Kızıldağın Efsanesi

KİTABIN ÖZETİ :

Emekli bir öğretmenin, Bandırma Vapuru’nda yolculuk sırasında tanıştığı, ismini dahi bilmediği küçük bir kız çocuğu ve ailesi ile yaptığı yolculuk anlatılmaktadır.

Bandırma Vapuruyla İstanbul’a yolculuk yapan emekli öğretmen, küpeştede güneşten korunmak için gazete kağıtlarıyla örtünmüştü. Bu esnada güvertede gezinen bir kız çocuğunun arkadaşlık daveti üzerine ikisi arkadaş olmuşlardır. Bu arkadaşlık hikaye, kahramanlarımızın İstanbul’dan Adana’ya giden Güney Ekspres adlı trendeki yolculukları boyunca devam etmiştir. Kız çocuğunun isminin Melike olduğunu ve ailesinin de trenle yolculuk yaptığını öğrenir. Melike’nin babası, bu dostluğu kötüye yorumlar.

Yusuf Öğretmen ile Melike’nin babası Sinan Bey trenin restaurantında karşılaşmışlar, Sinan Bey Kayseri’de pazarlama şirketi müdürü olduğundan, Yusuf öğretmene çocuğuna neyi pazarladığını, çıkarcı bir ilişkiden vazgeçmesini tembihler. Yusuf Öğretmen kompartımana geçmiş, dinlenirken kapı açılır, gelen Melike ve annesidir. Yusuf Öğretmeni kendi kompartımanlarına davet etmişlerdir.

Yusuf Öğretmen Melike ve Annesiyle sohbet ederken Sinan Bey kompartımana gelir. Yusuf Beyin bu ziyaretinin Melike’den kaynaklandığını ve bunu neye borçlu olduğunu sorar. Yusuf Öğretmen şöyle der:

- Ayıplamayın, sevginin dar düşünceleri olamaz, elinizdeki değerleri iyi koruyun.

- Sinan Bey; bu konuda çabuk alınmamasını artık onun da aileden biri olduğunu ve iyi bir öğretmen olduğunu söyleyip; dost olup, olmadıklarını sorar.

Yusuf Öğretmen bu dostluğu kabul eder ve onlara, kendi memleketi olan Sivas’ın İmranlı ilçesinin Kızıldağ Efsanesini anlatmaya başlar.

Yusuf Öğretmen buraya ilk tayini çıktığında köyde okul olmadığını, buraya okul yaptırmak için, muhtar ve Kurtuluş Harbi’ni görmüş olan Halil Çavuş’tan destek aldığını, Halil Çavuş’un arazisine köy halkı ile imece usulü okul yaptırdıklarını anlatır. Sonraları okula Mustafa öğretmenin tayini çıkar. Yusuf Öğretmenle Mustafa Öğretmen okulun bir odasında beraber kalırlar. Çocuklara okuma- yazma öğretirler. Köyde yıllarca söylenip ve bilinen bir efsane vardır.

Kızıldağ Efsanesi’ne göre dağın tepesinde her cuma akşamı fenere benzer bir ışık yanar. Kimse, cesaret edipte bunun kaynağının ne olduğuna bakamaz ve bunun cinlerin işi olduğuna kanaat getirirler.

Mustafa ve Yusuf Öğretmenin öğrencilerinden Ahmet, Ali ve Halil Çavuş’un torunu Yılmaz bu konuya merak sararlar, Kızıldağ Efsanesi’nin esrarını çözmeye karar verip, bir perşembe günü yola koyulurlar. Köy halkı ve öğretmenleri öğrencilerin köyü terk ettiklerini fark edince meraklanırlar. Özellikle Mustafa Öğretmen bu olaydan kendisini sorumlu tutar. Yemeden içmeden kesilir. Bunun asıl nedeni ise kendi kardeşinin yıllar önce evi terk etmesi ve kardeşinin yıllar boyunca bulunamayıp, kardeşinin ölüsünün eve gelişiyle ortaya çıkmasını hiç aklından çıkaramamasıdır.

İşte bu sebeple Mustafa Öğretmen geçmişte bu yaşadığı korkuyla jandarmaya olayı haber vermek ister. Ancak Halil Çavuş meraklanmamasını, Yılmaz’ın cin gibi bir çocuk olduğunu, yöreyi ve dağı iyi bildiğini söyler ama Mustafa Öğretmen rahatlamaz.

Halil Çavuş, Mustafa Öğretmene o kadar merak etme onlar neticede Yukarı Çulha Köyü’ne inerler, git ve orada bekle, eğer onları getirirsen köyün en güzel kızıyla seni evlendireceğim der.

Burada öğrenciler Yılmaz, Ali ve Ahmet tüm tabiat şartlarına ve açlığa rağmen yollarına devam ederlerken bir mağaraya sığınıp uyuya kalırlar. Sabah uyandıklarında karşılarında bir ihtiyar görürler. İhtiyar bunlara burada ne aradıklarını ve kim olduklarını sorar. Öğrenciler bir haftadır yollarda olduklarını ve Kızıldağ Efsanesinin ve yanan üç fenerin esrarını çözmeye geldiklerini söylerler. İhtiyar gülümser, kendisinin Yukarı Çulha Köyü’nden olduğunu ve Halil Çavuş’la kurtuluş Harbinde savaştığını anlatır.

İhtiyar kendisinin ve üç oğlunun dağa tırmanmaya meraklı olduğunu, yıllar önce üç oğlunu da tırmanırken kaybettiğini, onları bir daha bulamadığını anlatır. Bu yüzden gerçek olmayan üç mezar kazdığını ve her cuma akşamı evlatlarını yaşamıyorsa buradaki mezarda, yaşıyorsa yaktığı üç fenere gelecek diye yıllarca beklediğini anlatır. Üç öğrenciyi de alıp, Yukarı Çulha Köyündeki evinde misafir eder, karınlarını doyurur ve o gece rahat bir şekilde uyumalarını sağlar.

Ertesi sabah ihtiyar muhtarın evine olayı anlatmaya gider. İçeride tanımadığı bir adam vardır. İkisi de aynı amaç için oradadırlar. Mustafa öğretmen çocukları aramaya, ihtiyar ise çocukların durumunu muhtara anlatmaya gelmiştir.

İhtiyar, muhtara durumu anlatınca Mustafa Öğretmen rahatlar.

Muhtar çocukları Mustafa Öğretmen’e emanet eder ve Karlı Köye gönderir. Köy halkı çocukları görünce sevinir ve olayın sonucunu merak ederler. Ali, Yılmaz ve Ahmet Kızıldağ’ın esrarını aydınlattıkları için köyde artık kahramandırlar.

Yusuf Öğretmen emekli olmuş, Kızıldağ Efsanesi çözülmüş, bu arada Güney Ekspresi Kayseri’ye yaklaşmıştır. Melike, Yusuf Öğretmen’e sorar :

- Muhtar Mustafa Öğretmeni evlendirdi mi ?

Yusuf Öğretmen Halil Çavuş gibi Kurtuluş Harbi görmüş efsanevi insanların sözünde duracaklarını söyler. Mustafa Öğretmeni köyün en güzel kızı ile evlendirdiğini ve kırk gün, kırk gece düğün yaptığını anlatır.

Melike ve Ailesi Kayseri garında artık ayrılacaklardır. Yusuf Öğretmen istemeye istemeye Melike’den ayrılmak için, biletini teslim edip geleceğini söyler. Ama yalandır tabi ki, Melike ayrılacağına üzülmesin diye bu yalanı söylemiştir. Melike’ye yalan söylediği için de üzgündür. Yalanın kötü bir şey olduğunu biliyordu fakat herkes gibi o da sıkışınca yalana başvurdu. Halbuki çocukların dünyasında yalana yer yoktu sadece sevgi dolu, tertemiz ve berrak bir dünyaları vardı onların.

Kofüöyüs düşünesinin temeli

KİTABIN ÖZETİ :

1. GİRİŞ :

Konfüçyüs, toplumsal düzeni öngören, kültürün canlandırılmasının bir toplumun tamamen refaha ulaşmasında önemli bir araç olacağına inanan, eğitimli insanların bir ulusun yönetiminde büyük faydalar sağlayacağını savunan bir filozof ve eğitmendir. Konfüçyüs, ”ideal kültürlü kişi” dediği örnek bireyin canlandırılmasını savunmaktaydı. Örnek bireyin erdemlerinin özellikle yönetici sınıf tarafından geliştirilmesi gerektiği görüşündeydi. Zaten bu özellikler insanca olan her kişide bulunması gereken özelliklerdi. Konfüçyüs toplumsal düzenin ahlaksal temeline, insanlık erdemleri üzerine kurulması gerektiğine inanıyordu. Konfüçyüs’ün verdiği en sade tanım insanları sevmektir. Ancak bu tanımı açıklayıcı ayrıntı vermez. Bundaki sebep insanları derinlemesine düşünmeye sevk etmektir. Bireyin iyi insan olabilmesi insanlığa ne kadar yararlı olabildiği ile orantılıdır, bu sebeple Konfüçyüs “kişi bilgi sahibi olamadan nasıl insanca olabilir ki” diye sorar.

Konfüçyüs için saygı, görgünün temelini teşkil eder. Nezaket, karşılıklı saygı ve karşındakini düşünmenin bir göstergesi olarak görülür. Konfüçyüs’e göre bir toplumun liderleri güvene layık davrandıkları ölçüde kitlenin güvenini kazanacaklar ve o zaman gerçek anlamda lider olacaklardır. Bu da saygı, doğruluk, duyarlılık, eliaçıklık ve yüce gönüllülük ile olacaktır.

Konfüçyüs, öğrettiği konuların mimarı veya mucidi değil yüzyıllar boyunca gelişmiş deneyimlerden öğrendiklerinin bir aktarıcısı olarak kendini tanımlamaktadır. 23 yaşında öğretmenliğe başlayan Konfüçyüs 50 yaşlarında bir kentin valiliğine atandı. Ardından da Lu şehri zabıta örgütünün başına geçirildi. Adaletin işleyişinden sorumlu olan bu kuruluşta 55 yaşına kadar çalıştıktan sonra 14 yıl sürecek olan uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıktı. Bu süre zarfında konfederasyonun en az dokuz devletinde hocalık yaptı, öğrenciler yetiştirdi. 70 yaşlarında Lu kentine döndü ve 73 yaşında öldü. Kendi öğretisini izleyenler ve öğrencileri, ancak Çin’de iç savaşlar bitip barış dönemi geldikten sonra açıkça eğitim faaliyetine başlayabildiler. Konfüçyüsün öğretileri de Çin İmparatorluğu’nun siyasi ve kültürel etkisi sayesinde geniş kitlelere ulaşabildi.

2. DEYİŞLER :

Deyişler bölümünde yazar, Konfüçyüs’ün günlük yaşantısındaki olay ve diyalogları kısaca kaleme almış ve bizlerin bundan çıkarmamız gereken dersler bir kelime ile özetlemiştir. 64 adet deyişin özeti aşağıda arz edilmiştir.

Deyiş 1. İnsan, söyledikleri ile yaptıkları arasında ne derece tutarlı olduğunu, kendi kapasitesine olan güvenini sorgulamalı ve daima kendini geliştirmek için gayret sarfetmelidir.

Deyiş 2. İnsanın diğer insanlara, kendinden büyüklere yardım etmesi, destek sağlaması eğer bu faaliyetinde saygı faktörü varsa bir erdem sayılır.

Deyiş 3. Herkesin kendi görevini layıkıyla yapması başkalarının sırtından geçinmemesi ruhi yönden olgunluk ister.

Deyiş 4. Faydalı insan odur ki boş durmayı sevmez, kişiliğini faydalı işlerle geliştirir.

Deyiş 5. Yaşam şartları ne kadar acımasız olursa olsun daima güleryüzlü ve çoşkulu olun, hayatın tadını çıkarın.

Deyiş 6. Planlama yapmak, ileriyi düşünmek muhtemel sorunlardan kurtulmanın en güzel yoludur.

Deyiş 7. İnsanlara yardım edebilmek, cömert olmak insancıllıktan öte bir bilgeliktir. Hümanizm insanları sevmek ve insanları bilmek demektir.

Deyiş 8. İnsanın yaptığı işe inanması en önemli itici güçtür.

Deyiş 9. Kültürlü olmak, görgülü olmak, bütün insani faaliyetlerimize değer ve estetik katan en önemli özelliklerdir.

Deyiş 10. Zayıf insanlar şahsi çıkarlarına yenik düşer, örnek insanlarsa önce kendilerini düşünmez ve adaletli olurlar.

Deyiş 11. İyi yönetici olmanın sırrı dört yanlıştan kaçınmak, beş doğruyu uygulamaktan geçer. Dört yanlış şunlardır: nasihat etmeden infaz etmek (gaddarlık); öğretmeden başarıyı ölçmek (kabalık), yönetimde gevşek olup sınırlar koymak (art niyet), özlük haklarının dağıtımında cimri davranmak (bürokrat olmak). Beş doğru ise şunlardır: müsrif olmadan eliaçık olmak; gocunmadan çalışmak; haris olmadan istek duymak; mağrur olmadan rahat davranmak; ürkütücü olmadan saygın olmak.

Deyiş 12. İyi insanlar karşılık beklemeden ve maddi teşviklere kapılmadan mevki ve güçlerini kullanırlar.

Deyiş 13. Dürüst, içten ve bilgili dostlar yarar, sahtekar, fırsatçı ve yaltaklanmacı dostlar ise zarar getirir.

Deyiş 14. Başarı doğru erdemlerle elde edilmemişse kalıcı olmaz. Kimse düşkünlüğü istemez ancak, doğru davranmazsa da bundan kurtulamaz.

Deyiş 15. Bilgi olmadan ne insanlık, ne dürüstlük, ne cesaret, ne de kuvvet gerçek anlamda faydalı olabilir. Aksine sadece çevremize zarar verir.

Deyiş 16. İyi bir yapıt kişide uyandırdığı iyi insani vasıflar ile tanımlanır.

Deyiş 17. Bazı öğretiler anlatılarak değil yaşanarak da kazanılabilir.

Deyiş 18. Eğitimli insan ile eğitimsizin farkı şudur: birisi diğer insanlardaki iyi davranışları teşvik eder, diğeri ise tam tersini.

Deyiş 19. İyi liderler araştırmalarında bilimi ve düşünceyi ön plana çıkarır.

Deyiş 20. Konuştuklarından çevrene faydalı bilgiler aktarabilmek için, eğittiğin insanların kapasitesini gözardı etme.

Deyiş 21. Dürüst yöneticinin işleri emir vermese de yürür ancak, dürüst olmayan emir verse de kimse dinlemez.

Deyiş 22. Mahiyete çalışma şevki vermenin sırrı şudur: şefkatli olmak, sadakatli, saygın davranmak, ciddiyeti, iyiyi teşvik edip bilmeyeni eğitmek hevesi doğurur.

Deyiş 23. Örnek davranışlar sadakati doğurur.

Deyiş 24. İnsanların tercihleri onları utanca ya da kıvanca götürür.

Deyiş 25. Güçlü olan sayıca kalabalık kitleler değil, eğitimli kitlelerdir.

Deyiş 26. Akıllı insanlar deneme yanılma değil yaşanmış tecrübelerden ders alma metodunu izlerler.

Deyiş 27. İnsan davranışlarında her konuda ölçülü olmak müsrif ve kibirli olmaktan yeğdir.

Deyiş 28. Bilgi özgüveni, özgüven ise gücü yaratır.

Deyiş 29. İyi erdemli insan öğrenmek için sürekli çaba içinde olur.

Deyiş 30. Kültürlü insan kendinden başkalarına değer veren ve yardımcı olan insandır.

Deyiş 31. Düşmanlığı uzaklaştırmak için bağışlayıcı olmak ve diğer insanları olduğu gibi kabul etmek gerekir.

Deyiş 32. İrade öyle değerli bir özelliktir ki bir ordu komutansız kalsa da kişi iradesinden yoksun kalamaz. İradeli insan davranışları tutarlı insandır.

Deyiş 33. İyi bir insan için herkesin onu sevmesi bir şey ifade etmez. Önemli olan iyi insanların sevgisi ve katılımıdır. Bu sebeple davranışlarımız politik değil istikrarlı olmalıdır.

Deyiş 34. İyi insanlar olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur.

Deyiş 35. Kibir ve paylaşmayı bilmemek bütün güzel özellikleri örter. Eğitim bu hataları yok eder.

Deyiş 36. Fedakarlıklar senden başkası bilmiyorsa değer taşır.

Deyiş 37. İyi insan kendisi bundan zarar görse bile doğruluktan vazgeçmez.

Deyiş 38. Eğitimli insanlar taklit etmez ancak, kendine özgü bir uyum içindedir.

Deyiş 39. Eğitimli insan kendi iç dünyasında doğru ve berrak olandır. Bu tür insanlar bilginin gücü ile kaygı ve korku bilmezler.

Deyiş 40. Kitleler cezalarla düzene sokulursa dejenere olur, karizma ve nezaketle yönetilirse bilinçli ve dürüst olur.

Deyiş 41. Örnek insanlar yumuşak huyludur ve öfkeden kaçınır.

Deyiş 42. İyi insanlar hatalarını düzeltmek için daima çaba içinde bulunurlar. Şu bir gerçektir ki insancıl olanlar tasa duymaz, bilgili insanların aklı karışmaz ve cesur insanlar korkmaz.

Deyiş 43. Yönetenler astları ile olan ilişkilerinde samimi ve içten olmalıdırlar.

Deyiş 44. Siyasi idare sadakat ve ciddiyet gerektirir. İyi idarecilerin mahiyeti de kendine bağlı ve sadık olur.

Deyiş 45. Tedbirli olmak (muharebe sahasında) az zayiat demektir.

Deyiş 46. Hümanizm ; kişinin kendine egemen olması ve nezaketli olmasıdır. Küçük menfaatler peşinde olanlar büyük işler gerçekleştiremez.

Deyiş 47. Eğitimli insanın hedefi daima yüksek olur. Küçük işlerle küçük insanlar uğraşır.

Deyiş 48. Bir ülkeyi idare etmek için şu üç kaynak gerekir: yeterli besin, yeterli silah, yani güçlü bir ordu ve halkın hükümete güvenmesi, yani idarelerin bu güveni tesis edici hak ve adalet çerçevesindeki icraatları.

Deyiş 49. Eğitimli insanın hayatının çeşitli evrelerinde ulaştığı üç disiplin seviyesi vardır. Gençken cinsellik konusunda, orta yaşlarda rekabet konusunda ve yaşlandığında kazanç konusunda disiplin; bu da uzun vadeli planlama yapmak ve hayatın her safhasını düzenli yaşamak demektir.

Deyiş 50. Bazı bilgilere tecrübelerle ulaşılır. Hem dinlemeyi bilmek hem de çok şey görüp öğrenmek bu yüzden önemlidir.

Deyiş 51. Kendisini eleştirebilen insanlar doğruyu ve güzeli bulma konusunda daha şanslıdırlar.

Deyiş 52. Davranışları tutarlı olmayanlar ve zorluklarla karşılaştıklarında özdenetimlerini yitirenler ancak küçük inanlardır. Yaptığı doğru davranışlarda istikrar gösteremeyen kimseler muhakkak gözden düşerler.

Deyiş 53. İyi insanlar kendilerini kardeşliğe, insanlığa ve görevlerini ifaya adamışlardır.

Deyiş 54. İyi insan odur ki, kendi hatalarını kabul edip düzeltir, yanlış yapılan şeylere karşı da inatla mücadele eder.

Deyiş 55. İyi yönetici, doğru ile yanlışı ayırt edip hakkaniyetli davranır.

Deyiş 56. Eğitimli insanlar adaleti ilke edinir ve ona sadık kalırlar.

Deyiş 57. İdare etmek dürüstlük demektir. Sen doğru yönetirsen yanlış olmaya kimse cesaret edemez.

Deyiş 58. Kültürlü insan astlarına soru sormaktan çekinmeyen insandır.

Deyiş 59. İyi yönetici mahiyetinin moral faktörlerinin de yüksek olmasına dikkat eder.

Deyiş 60. Erdemli olmak kazancı değil hizmeti gözetmekle olur. İyi insanlar doğru konuşur ve çevresini iyiliğe yöneltirler.

Deyiş 61. İyi insanlar merhametli olur. İyilik daima iyilikle karşılık bulur.

Deyiş 62. İnsanların üzüntü ve acılarına saygı göstermek gerekir.

Deyiş 63. Bir ülkede adaletin varlığı kişinin kendini özgürce ifade etmesinden anlaşılır. Bir ülkede adaletsizliğin varlığı ise kişilerin başına buyruk davranışından anlaşılır. İyi insanlar sorunları önlenmek için çaba sarf ederler.

Deyiş 64. İyi insanın birinci şartı her koşulda bilgili ve eğitimli olmaktır.

SONUÇ :

1. KİTABIN ANAFİKRİ :

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de bilgi en büyük güçtür. Bu gücü saygı, nezaket, insan sevgisi gibi değerlerle bezemek en idealidir.

2. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :

Konfüçyüs’ün kendi yorumlarından derlenen bu kitap, büyük bir filozof ve öğretmenin bilgeliğini günümüz kuşaklarına aktarmaktadır. İş hayatından, diplomasiye, günlük davranışlarımızdan cinselliğe kadar her türlü alanda başvurulabilecek bir kaynaktır.

3. KİTAP HAKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :

Günlük yaşamı düzenlemede olduğu kadar iş hayatında da huzur ve başarı arayan insanlar için okunması gereken bir kitaptır.

HAZIRLAYANIN

Kişilik

KİTABIN ÖZETİ :

1. KİŞİLİĞİN ALT VE ÜST YAPISI :

Bireyin kendine özgü ve ayırıcı davranışlarının bütünü olarak tanımlanan kişiliğin birbirini tamamlayıcı katmanları vardır. Kalıtım, iç salgılar, zeka, iç güdüler, dürtüler gibi biyolojik ve fizyolojik etkenlerin kişiliğin alt yapısını, bireyin gözlerini açtığı ailesinden ait olduğu toplumsal kesim, ulus ve uygarlığa dek uzanan toplumsal çevrenin de kişiliğin manevi yanını yani üst yapısını oluşturur.

2. ÇAĞLAR BOYUNCA İNSANI ANLAMA ÇABALARI:

Bireylerin beden ve ruh yapısına göre kişilik üzerine durulmuştur. 1940-1942 yıllarında Amerikalı Sheldon üç ayrı beden yapısı üzerine üç ayrı kişilik bulmuştur. Bu kişilik yapılarının her birinden de yirmi farklı kişilik bulunduğunu ileri sürmüştür. Kişiliğin oluşması ve gelişmesi için gereken gücün kaynağı her çağda insanların ilgisini çekmiştir. İçgüdüleri üreten, yaratan bir insan olmasını sağlayan güç nedir? Başka bir deyişle kişiliği oluşturan, geliştiren, sürdüren, tutum kazanmasına, davranışta bulunmasına neden olan etken ya da etkenler var mıdır? Bedensel ve ruhsal gelişmeyi sağlayan güç tek midir, Ayrı mıdır. Bedenden ayrı bir ruh var mıdır? Kişilik gelişmesi bir anlamda ruhsal gelişme demek midir? Ruhbilim ve ruhbilim öğretileri bu sorunlara cevap bulmaya çalışmaktadır.

3. KİŞİLİĞİ GELİŞTİREN YADA BOZAN GÜÇLER:

Endişe, kuruntu, korku, telaş, üzüntü gibi insanda baskı ve gerilime yol açan duygu durumu olan kaygı, ilk yada ikincil olarak kişiliği geliştiren ve etkileyen güç olarak yer alır. Kişilik gelişiminde olumlu etkenlerden başarılı ve olumlu ya da olumsuz savunma düzenleri arasında en etkilisi “yüceltme” dir. Kişilik gelişimini kötü yönde etkileyen alkol, ilaç ve uyuşturucu bağımlılığının en önde gelen sebebi özentidir. Bu kötü bağımlılıklar sonucu bedensel ve ruhsal hastalıklar meydana gelir. Bu tür kötü alışkanlıklardan kurtulmak yine kişinin elindedir.

4. RUHSAL TEDAVİ VE SAĞLIK :

Kişi, kendi kişiliğini bulmak, geliştirmek, olgunlaştırmak için ruh biliminden yararlanması gerekirken, öte yandan günlük yaşamında başkalarıyla ilişki kurmak ve sürdürmek içinde ruhbilimi bilmek, ilkelerini kurallarını uygulamak zorundadır.

Ruhsal sağlığın bozulmasında hekimden faydalanılacağı gibi belirli sınırlar içinde kalan kaygı, öfke, korku ve bunların neden olduğu türlü yakınma ve belirtilerden sıyrılmak her insanın kendi başına yapabileceği bir iştir.

Sonuçolarak: Kendisini tanımak isteyen insan kişiliğini inceler. Belirli sınırlar içinde iyi güzel, doğru bulduğu niteliklerini geliştirip kötü, çirkin, hatalı yanlarını örtebilir. Böylece iç dünyasındaki dengeyi sağlar.

Kiralık Konak

KİTABIN ÖZETİ :

KİRALIK KONAK

Naim Efendi çok zengin, zengin olduğu kadarda hesaplı bir kişiydi. Babasından kalma bir servetti. Büyük bir ihtimamla idare ve muhafaza ediyordu. II. Abdülhamit döneminde devletin yüksek mevkilerinde bulundu. Bir çok defalar valiliklerde dolaştı. Şürayı Devlet Azası, Rüşümat Müdiri Umumisi oldu. İnkılaptan iki sene evvel dolaşık bir “TEVLİYET” (Mütevellilik) davası yüzünden istifasını verdi ve Hükümet işlerinden tiksinerek bir köşeye çekildi. Fakat memuriyet döneminden kalma bayramlaşma ve özel deftere imza olayını hiçbir zaman aksatmazdı.

Bütün çocukluğu, bütün gençliği İstanbul ‘un en kalabalık konağında geçen Naim Efendi eğlenceli meclisleri, ahbap arasındaki sohbetleri, misafirlere ziyafetleri çok severdi. Fakat öyle bir zaman yaşadı ki bunların hepsi yasaktı. Naim Efendi yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde yazılan ve konuşulan Türkçe’yi de anlamıyordu.

Bundan beş sene öncesine kadar karısı Nefise Hanımefendi yanı başında idi, rahatını huzurunu mümkün mertebe koruyordu. Zira, bu ihtiyar kadın ölünce evin içinde yalnız kaldı. O öldükten sonra yerine Sekine hanım geçti; fakat Sekine Hanım hiçbir cihetten annesine benzetmiyordu. Tabi ki babası gibi çekingen, içinde titiz, iradesiz, tembel bir kadındı; hususiyle kocasının nüfusuna ve çocuklarının arzularına son derece uyardı. Kocası ise kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey değildi.

Naim Efendinin damadı Düyunu Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey, Naim Efendinin saflığından yararlanarak bütün iradesini konak içerisinde istediği gibi yürütüyordu. Servet Beyin oğlu Cemil henüz yirmi yaşında bir mektup çocuğu olmasına rağmen Beyoğlu’ndaki büyük lokantaların, gazinoların, barların sadık gediklisi idi. Bu yaşında bir çok zevkleri vardı. Biraderinin küçük sırlarında vakıf olan Seniha ise son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Körpe ince ve çolak vücudu ipek böcekleri gibi daima biçim değiştirme, başkalaşma içerisindeydi.

Pazartesi günleri Seniha’nın çay günleridir. Avrupa’nın bütün kibar kadınları gibi o günleri giyinir; kuşanır ve tam beşte konağın salonunda nadir görülen bir hanımefendi vakariyle ziyaretçilerini beklerdi. Seniha salonun bir köşesinde iki genç kızla halasının torunu Hakkı Celis’in kendisine okuduğu şiirleri dinler, gözüküyordu. Bu genç kendisinden iki ay küçük olmasına rağmen ve bir çok şiiri bazı mecmualarda çıkmasına rağmen ona parmakları mürekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı bir mektep çocuğu gibi görünmekten kurtulamıyordu. Saat beşe henüz gelmişti ki; Faik Bey konağı ziyarete geldi. Faik Bey Cemil’in yakın arkadaşları arasındaydı. Kumral, zayıf, uzun saçları iyi taranmış bir gençti. Küçük yaşından beri Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış, oturmuş olduğu için hareketlerinde hiç sahte görülmeyen bir frenk zarafeti ve kıvraklığı vardı. Faik Bey ile Seniha arasındaki münasebetin bir arkadaşlık derecesinden fazla olduğunu genç kızın bütün erkek ve kadın arkadaşları bili verirlerdi.

Fakat, buna da hafif bir flört manasını verirlerdi. Zira Faik Bey, pek çapkın bir delikanlı ve Seniha, pek şuh bir genç kızdı. Günden güne aralarındaki sevgi çoğalmaya başladı. Faik Bey için Seniha’yı sevmek birdenbire vazgeçilmeyen ihtiyarlardan biri oluverdi. O şimdi kumara ne kadar düşkün ise, Seniha’yı da o kadar arıyor. Seniha’ya kendini o kadar düşkün hissediyordu. Dört günlük bir ayrılıktan sonra sabah Faik Bey konağa geldi. Henüz herkes uykudaydı. Saçları karma karışık, yüzü sapsarıydı. Yanaklarında üç günlük bir sakal, toz renginde bir kir tabakası vardı. Seniha ne var? Ne oldu? Demek isteyen gözlerle Faik Bey’ i süzdü. Faik Bey sessiz bir şekilde hiçbir şey söylemiyordu. Seniha daha sonra kardeşi Cemil’ den öğrendiği kadarıyla Faik Bey’ in kumarda Üç yüz elli lira kaybettiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu öğrendi. Cemil parayı Seniha’nın büyükbabasından istemesini söyledi. Seniha’nın bunun mümkün olmayacağını söylemesi üzerine Cemil Seniha’nın elmaslarını rehin koymasını istedi.

Seniha dolabını açtı içinden bir çekmece çıkardı. Çekmecenin içinden birkaç tane mahfaza aldı ve birer birer Cemil’e uzattı.

Ve hayatında ilk defa olarak ağır ve ciddi bir şekilde düşündü, kaldı. Hayat bir an içinde, ona çıplak ve en kaba haliyle görünmüştü. Bu dünyada her şey ne bayağı, ne beyhude, ne kirliydi… Bu dünyada güzellik bir hayal, sezgi bir efsane, asalet ve zerafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı. En güzel bir yüze bir iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kağıdı, en zarif bir adamı bir dilenciye döndürmek için üç yüz elli liralık bir borç kafiydi.

Seniha kalbinin bu bir günlük imtihanından epeyce değişmiş çıktı. Aşktan evvel ki alaycı, havai, şuh ve işveli haline avdet etti.

Konağı kiraya verip kardeşi Selma Hanımefendinin yanına taşınma bahsi çıktığından beri Naim Efendi’ nin rahatı huzuru büsbütün kaçtı. Selma Hanımefendinin kararı o kadar katıydı ki hiçbir mazeretle bunun önüne geçmek kabil olmuyordu.

NAİM EFENDİ;

“Burada doğmuşum, burada yaşamışım, ihtiyarlamışım! Nasıl bırakır giderim? Diyordu.”

SELMA HANIM;

“Burada, fareler, örümcekler ortasında yapayalnız öleceğine, benim yanımda benim gözüm önünde ölürsün” diyordu.

Konak, Naim Efendiyle beraber, her gün biraz daha yıkılıp gidiyordu. Zili bozulan sokak kapısı ağır bir tokmakla vuruluyor ve bir çok gıcırtılarla mustarip bir hayvan gibi sarsıla açılıyordu.

SONUÇ

Kitabın Ana Fikri ve Kitap Hakkındaki Genel Değerlendirme :

Kiralık Konakta Osmanlı İmparatorluğunun çöküş dönemindeki toplumsal nedenler dile getirilir.

Kiralık Konak İmparatorluğun çöküş çanlarının kulak yırtan sesleri içinde, kuşaklar arasındaki değişen değer yargıların buna bağlı olarak da yaşam biçimlerinin çelişkisini sergileyen bir romandır.

Seniha – Faik – Hakkı Celis üçgeni romanın yapısının iskeletidir. Toplumsal rüzgarların savurduğu bu insanlar birer yaprak gibi uçuşuyorlar, hiç toprağa düşmüyorlar. Kiralık Konaktaki kahramanların ortak özelliklerinden biri de düşün-dükleri, ettikleri dünya ile gerçek yaşamları arasındaki bağlantısızlıklardır. Onlar için yaşamın her gerçeği birer beklenmeyen darbedir.

Konağın dağılıp satılığa çıkarılmasıyla biten roman bir zümrenin çöküntüsünün üç kuşaklık hikayesidir

Katledilen Piramit

KİTABIN ÖZETİ :

1 nci bölüm yüksek performanslı ekip ne demektir?

Bir işi başarmak için ekip kurmanın gerekliliğine inanan yazar, herhangi bir ekiple yüksek performanslı ekibin ayrımını okuyucuya vererek kitabına başlamıştır. Yazara göre ekip;

- Küçük bir insan grubudur,

- Ortak çıkarlar, değerler ve tarih etrafında biçimlenir,

- Kısa vadeli bir amaç ve hedefin yerine getirilmesi için oluşturulur.

Bu özelliklere ilave olarak Yüksek performanslı ekipler, ekip üyelerinin birbirleriyle ve ekibin bütünüyle özdeşleştiği bir saygı atmosferinde çalışırlar. Böylesi ekipler sadece iş ile ilgili hedeflere ulaşılmasında değil, ekip üyelerinin ihtiyaç ve çıkarlarının karşılanmasında da etkilidirler.

Esere göre, etkili ekiplerin en az beş ortak özelliği bulunmaktadır:

1. Kendi kendine oluşan bağlılık,

2. Mutabakata dayalı anlaşma,

3. Sağlıklı bir çatışma derecesi ve yaratıcılık,

4. İletişim,

5. Yetki.

Bu özelliklerden çatışma gereklidir fakat çatışma, yaratıcılık ve yüksek nitelikli sonuçlar ürettiği zaman sağlıklıdır. İletişim ise tüm bu özelliklerin zamkıdır.

Yazar, kitabın 2nci bölümü olan Yüksek performanslı ekiplerin iç çalışmalarının düzenlenmesi konusunda ekiplerin iç çalışma düzenlerini, iletişimlerini, problem sahalarını ve çözümlerini ortaya koymaya çalışmıştır.

Ekip çalışmasının bireylere ve yönetime sağladığı çok önemli yararlar vardır;

- Ekiplerde çalışan bireyler işlerini daha az stresli bulurlar.

- Artan üretkenlik ve verimlilik, yükselen moral, bağlılık ve tutumluluğun iyileşmesi sayesinde yöneticiler de yüksek performanslı ekiplerin yararını görürler.

Yazar, “verimli olabilmek için ekip, kendisine verilen direktifi alıp, kendi vizyonunu , amaçlarını ve taktik hedeflerini tanımlamalı ya da anlaşılır hale getirmelidir.” fikrini savunmaktadır.

3 ncü bölümde ‘Ekibin amaçlarına doğru ilerlemesi’ açıklanmaktadır.

Bir plana kölece bağlanmadan, stratejik biçimde düşünmek yüksek performans yaratır. Başarılı bir ekip beklenmeyeni, öngörülmeyeni ve rastlantısal olanı planlamalıdır. Bununla birlikte bir plan, ekibin gideceği yönü ve oraya nasıl gideceğinin ana hatlarını ortaya koyar. Plan, yeni olayların ve standart ya da hedeflerden olası sapmaların belirlenmesine yardımcı olur. (Bu tarz, Durum Muhakemesi tahlil ve inceleme maddesi sırasında açığa çıkan durumların Hareket Tarzlarına yansıtılmasını anımsatmaktadır.)

Geniş biçimde tanımlanmış ama gerçekçi, ulaşılabilir ve ölçülebilir amaçlar, organizasyonun itici gücünü oluşturur. Ekibin daha özel ve taktiksel hedefleri ve yakın amaçları ise, örgütün misyonunun yerine getirilmesine ve stratejik amaçlarının başarılmasına katkıda bulunur. Ancak amaçların tanımlanmasından sonra dikkatler; bunları kimin, ne zaman, nerede ve nasıl yerine getireceğine yöneltilir. (Bu paragraf ile, Harekat Emrinde Harekat Tasarısı ve Ast Birliklere Görevler maddelerini hatıra gelmekte ve anlatılmak istenen problem çözme metodunun askeri usullere paralel olduğu göze çarpmaktadır.)

Ekip çalışmasını özendirmek maksadıyla liderlerin, ekiplerine yön göstermesini ama bir şey yapmalarını emretmemelerini tavsiye eden yazar, ekibi teşvik etmenin yollarını şöyle özetlemiştir :

1.
Takdirlerinizi söyleyin.

2.
Dikkatinizi hiç dağıtmadan dinleyin.

3.
Ekibi bütün olarak ödüllendirin; tek tek oyuncuların ödüllendirilmesini ekibe bırakın.

4.
Övgü ve ödülü kişi ve ekibe uygun hale getirin.

5.
Her kişiyi tanıma arzusunu ortaya koyun.

6.
Amaçlara varılmasında insanların rolünü kabul edin; onların takdir edilme

ihtiyaçlarını tatmin edin.

7.
İnsanlara karşı dürüst olun.

8.
Her şeye ödül ya da düzeltici eylemle anında yanıt verin.

Ekip yaşamının niteliği ekibin iletişim yeteneğine, ekibin başarısı ise ekip içinde paylaşılan enformasyonun nicelik ve niteliğine bağlıdır. Bu maksatla yazar 4ncü bölümde, diyaloğu teşvik etmektedir.

Ekip üyeleri, enformasyon ya da düşünce veya duygu alışverişine ihtiyaç duyar. Çalışma saatleri sırasında işçilerin kendi aralarında konuşmasını engelleyen işyerleri, üretkenliğin korunduğu değil, düştüğü bir durumla karşılaşabilir.

Kitabın bu bölümünde bir ekip liderinin, personeli nasıl etkilediğini tespit edebilmek için kendi kendisine yapacağı bir Özdeğerlendirme Testi verilmiştir. (Sayfa 75) Ek-3’te ise diğer insanların lideri algılama biçimlerini öğrenmek amacıyla, ekip üyelerinin dolduracağı bir test verilmiştir.

Yine aynı bölümde ekibin ilerlemesinde lidere düşen görevlerden bahseden yazarın görüşleri şöyle özetlenebilir:

Lider, ekibin ilerlemesini güçleştirebilecek herhangi bir kaynak yetersizliğini rapor etmelidir. Tıpkı üst tarafın ihtiyaçlarını ekibin karşısında temsil ettiği gibi, ekip üyelerinin ihtiyaçlarını da üst taraf karşısında temsil edebilmelidir.

5nci bölümde Ekibin problemlerini yönetmek konusunu gündeme getiren eser, “Beklenmeyeni bekle” yaklaşımının problem çözmenin ilk kuralı haline getirilmesini önermiştir.

Bir problemin üzerine gitmenin birçok yöntemi vardır. Ekiplerin en başarılı şekilde kullandıkları yöntemler; ayrıştırıcı düşünce, birleştirici düşünce ve düşünce fırtınası ya da üçünün bileşimleridir.

Birleştirici düşünce tüm parçaları birleştirerek probleme yaklaşmayı öngörürken, ayrıştırıcı düşünce çok sayıda parçadan oluşan zor bir problemi mümkün olan en küçük parçalara ayırmayı şart koşmaktadır.

Yazar, 6 ncı bölüm olan ‘Kendi kendini yöneten bir ekibe liderlik etmek’ bölümünde “en etkili ekipler kendi kendilerini yöneten ekiplerdir.” demektedir. Böyle bir ekibin lideri, ekibin vizyonunu yaratır ve onu amaçlarına ulaşma yönünde harekete geçirir. Kendi kendini yöneten bir ekibin bir anlamda lideri yoktur. Bir başka anlamda ise birçok lidere sahiptir. Çünkü ekibin her üyesi ekibin başarısına katkıda bulunur ve değişik zamanlarda değişik roller oynar.

Son bölüm ekler bölümüdür.

Ek-1’de, bir proje oluştururken projenin alacağı asgari süreyi ve faaliyetlerin ne zaman başlatılacağını açıklayan bir örnek verilmiştir.

Ek-2’ de, motive etmenin yolları ve bunun en önemli aracı olan ödül üzerinde durulmuştur.

Başarıyı ödüllendirmeye özel önem veren yazar ödülün, onların ciddiye alındıkları ve ne yaptıklarına dikkat edildiği duygusu verdiğini ifade etmektedir.

Yazar ödüllerin ölçütlerini şöyle değerlendirmektedir:

Ödüller, sadece görevin başarıyla tamamlanmasına verilmelidir.

Vaat edilen ödüller insanların ihtiyaçlarına paralel olmalıdır.

Ödüller dağıtılabilir olmalıdır.

Ödüller, belirsiz vaatler değil, elde edilebilir ve dolaysız olmalıdır.

Kitabın Pratik ve Sınav bölümlerinde, kitabın başından itibaren verilen düşünce ve yöntemlerin gerçekçi bir iş problemine uygulanması ve değerlendirilmesi hedeflenmiştir.

Eserin son bölümünde verilen okuma parçaları ise, özellikle bazı Amerikan şirketlerinin genel-geçer tecrübelerini vermektedir

Neden Laiklik

Yazar inceleme türünde yazdığı eserinde geçmişten günümüze laikliğin hangi ihtiyaçtan doğduğunu, nasıl geliştiğini, hangi toplumlarda nasıl uygulandığını, ne gibi etkileri olduğunu anlatarak başlıyor.
Önsözde belirtildiği gibi günümüz aydınları laikliği din ile birlikte incelemeyi laikliğin özüne aykırı buldukları için halk kitlesi ile yeterince diyalog kuramamışlar dolayısıyla laikliği anlatamamışlardır. Bu da laiklik karşıtı faaliyet yürüten kişi veya kuruluşların işine gelmiş ve dinine bağlı olan milletimizi kullanarak faaliyetlerini daha rahat yürütmelerini ve dini duygularını istismar ederek bir yerlere gelme çabalarını desteklemelerine sebep olmuştur.
Buradan yola çıkarak laikliği insanımıza anlatmayı hedef alan yazarımız Kur’an’dan ve hadislerden de faydalanarak laikliği anlatmıştır. Aksi takdirde bir çok yerde yinelediği gibi Türkiye Cumhuriyeti sonuçları tahmin edilemeyecek bir kaosun içine girebileceği gibi hem devletin hem milletin zarar görebileceği bir felakete sürüklenebilir.
İnsanların dini duygularını istismar eden bu şahıslara karşı verilebilecek en güzel cevap yine Kur’an ve hadisler ışığında laikliğin din düşmanlığı olmadığını, bu konunun çarpıtıldığını, çeşitli yollarla insanımızın güvenini kazanan şahısların bu konuyu işlerine geldiği gibi kullanarak nasıl kazanç sağladıklarını göstermek olacaktır.
Yazarımız çeşitli beyanatlara dayanarak art niyetli insanların çok hassas bir konuma getirilen laikliği ellerinde bir koz olarak bulundurup ilkelerin karşısına Kur’an’ı, Atatürk’ün karşısına da Hz.Peygamberi dikmeye çalışmışlar ve halkımızın kafasında sürekli soru işaretleri bırakmayı hedeflemişlerdir. Diğer taraftan Atatürk’ü din düşmanı gibi göstermeye çalışanlara karşı nutuktan ve diğer demeçlerden faydalanarak bunun yanlış olduğunu açık şekilde belgelemektedir.
Laikliğin Cumhuriyet tarihi ile birlikte başladığı fikrinin yaygın olduğu halkımız arasında böyle bilindiğini oysa Türk-İslam Tarihi araştırıldığında Selçuklular, Dandanakan Muharebesinden (1040) sonra 1055 yılında İran ve Irak toprakları ele geçtiğinde laiklik uygulaması yapılmaktaydı, çünkü bu gerekliydi. Bir ülke toprakları ne kadar büyük olursa, üzerinde yaşayan insanların dini, dili, ırkı, vs. farklı olacaktır. Din ve vicdan özgürlüğünün her insanın doğal hakkı olduğu düşünülürse ve bu hassas konuda insanların üzerine gidildiğinde isyanla başlayan çeşitli sorunlar olacağı unutulmamalıdır.
Ayrıca laiklik ile islamiyetin birbiriyle çatışan kavramlar olmadığı aksine islamiyetin laik bir din olduğu tartışılmaz bir konudur. Laikliğin temel iki kavramı olan vicdan özgürlüğü ile din ve devlet işlerini birbirinden ayırıp dünya işlerini devletin, din işlerini ise din sorumlularına bırakmak amaçlanmıştır. Bu suretle ülkemizde sıkça görülen dini siyasete alet etme olayını ortadan kaldırmak mümkün olabilmektedir.
SONUÇ :
1. KİTABIN ANA FİKRİ :
Kitap, din ve laiklik arasında birbiriyle çatışan konular olmadığını, bazı yanlış uygulamalar sonucu artniyetli kişilerin bunu alet ederek sorunlar yaşamamıza sebep olduğunu açıklamaktadır.
2. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Kitap diğer aydınların yaptığı gibi konuyu sadece laiklik olarak değil de laiklik+islamiyet olarak inceleyip karşılaştırmalar yapmakta dolayısıyla halka inandığı ve bildiği şekilde konuyu anlatmaktadır.
3. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Yazar insanımıza gerçekleri, gerçek bilgi ve belgelerle anlatma düşüncesini uygulamakta başarılı olacak bir kitap yazmıştır. Ayrıca ekler bölümünde yer alan soru ve cevapları, insanımızın kafasında yer eden meselelere cevap verebilecek kapasitededir.

Suçlu

Alakalılar: , ,

5 February 2008 Kitap Özetleri

KİTABIN ADI : SUÇLU
KİTABIN YAZARI : Kerime NADİR
YAYINEVİ : İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ
BASIM YILI : 1984

1. KİTABIN KONUSU:
Müberra ile Müfit Ekrem arasında geçen aşk hikayesi anlatılmaktadır.
2. ESERİN ÖZETİ:
Gerçekte kimin suçlu olduğunu anlatmaya çalışan değişik sayıdaki hikayelerden meydana gelmiştir. Yaşadığımız ve duyduğumuz olaylar karşısında hepimizin bir yorum yapma alışkanlığı vardır. Çoğu kez bu olaylara dış etkenlerin veya vicdanımızın etkisi altında kalarak yaklaşır ve sonuca ulaşırız. Ama olaylara mantıklı bir şekilde yaklaştığımızda, aslında suçun kişilerin ihmarkarlığı yüzünden meydana geldiğini görürüz. Yani, suş ortaktır. Görünüşte suçlu olarak gözüken birinin, suçsuz olabileceğini, O’nu bu hale sokan etkenlerin suçlu olduğunu unutmamalıyız.
İşte böyle bir olay. Kerime NADİR “BİR KAPRİS KURBANI” adlı hikayesinde, böyle bir olayı anlatıyor.

BİR KAPRİS KURBANI
Herhalde hem en üzgün, hem de en mutlu olduğumuz günlerden biri demezun olduğumuz gündür. Mezuniyet günü, bütün arkadaşlar sevinç göz yaşları ile bu günü yas törenine çevirmiştik. İçimizde en az üzgün, daha doğrusu mutlu gözüken Müberra idi. O herkezden farklıydı. O’nun yaşam felsefesi, hiç bir şeyi ciddiye almamaktı. Kederleri, piyanonun çıkardığı sesler gibi gelip geçici bulurdu. Şunu belirtmeliyim ki, Müberra çok güzel piyano çalan, harikulade sesi olan bir arkadaşımızdır.
Beş yıl sonra O’na Ada’da gezinti yaparken rastladım. O eski halinden eser kalmamıştı. Yanında sevimli küçük bir kız çocuğu ve iri vücutlu esmer bir adam vardı. Beni görünce göz yaşlarına hakim olamayıp, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Çok değişmişti. Zayıflamış, solmuş, yıpranmıştı. Beni köşküne davet etti. Müberra’nın gösterdiği bu yakınlığı ve samimiyeti sevinçle karşıladım. Böylece aramızda eskisinden daha iyi bir dostluk doğdu.
Müberra üç yıl önce evlenmiş. Bir toptancı tüccarı olan kocasına ve küçük kızına çok düşkün görünüyordu. Fakat, günler geçtikçe Ondda tuhaf birşeyler sezmeye başlamıştım. Sanki mutlu değildi. Beni asıl şüphelendiren piyanosunu satmış olması ve müzikle hiç ilgilenmemesiydi. Bu durum beni çok üzüyordu.
Bir Pazar sabahı plajdan dönüyordum. İskeleden büyük bir kalabalığın boşaldığını gördüm. Belki İstanbul’dan gelen bir misafir bulunur ümidiyle bir kenara çekilip, etrafa göz gezdirmeye başladım. Birden gözüme Müberra’nın kocası ilişti. Çocuğu ile birlikte bir yere telaşla gidiyordu. Yanında Müberra’nın olmaması, beni şüphelendirdi. Hemen Müberra’nın yanına gittim. Köşk çok sessizdi. Müberra’nın odasına girdim. O’nu bir yığın mektubu ağlayarak parçalarken gördüm. O’ böyle görünce öyle şaşırdım ki, teselli etmek için hemen boynuna sarıldım. Sonra bana olayın sebebini anlatmaya başladı.
Okulu bitirdiği yıl hayatı çok güzelmiş. Bir gün İstanbul’dan gelen bir misafiri istasyona kadar götürmüştü. Eve yalnız başına dönerken, bir adam Mürebba’ya “Size hayranım, her gün pencerenizin altına gelip müziğinizi dinliyorum” demiş. Bu adam O’nu çok etkilemiş.
Ondan sonra adam her akşam Müberra’ nın penceresinin altında O’nun müziğini dinliyormuş ve sonra mektubu bir taşa bağlayarak , pencereden içeriye fırlatıyormuş. Bu olay haftalarca sürmüş. Müberra artık o adama bağlanmıştı .

Bir gün yaşlı bir adam Müberra ile görüşmek ister. Cebinden bir nüfus kağıdı ve bir evlenme cüzdanı çıkarır, Müfit Ekremin dört yıldan beri kendi kızıyla evli olduğunu söyler. Bu olaydan sonra Müberranın hayatı cehenneme döner. Artık daha ikindiden perdeleri sımsıkı kapar, piyanonun yanına bile yaklaşmıyordu. İşte o sıralarda bir tüccarla evlenir. Feryatların sebebi ise Müfit Ekremi bir gün önce vapurda görmesidir.
Müfit Ekrem benim amcamın oğlu idi . Amma gerçekte durum farklı idi . Aslında Müfit Ekrem vicdansız bir genç değildi . O, aile baskısıyla kendisine layık olmayan bir kızla evlenmişti . Sonralar Münfit ayrılmaya kalktı , fakat kadın buna razı olmuyordu . Dava uzadıkça uzuyordu. O zamanlar Müfitin güzel bir kızı sevdiği ve ayrılır ayrılmaz. O, kız ile evleneceğini duyduk. O kızın sen olabileceğini hiç düşünmemiştim. Daha sonra bu kızın bir başkasıyla evlendiğini duyduk. Müfit bu ihanetin sebebini anlayamamıştı. Uzun hastalıklar geçirdi. Karısıyla boşandı. Göyüyorsun ki, hiç yokken hem kendini hem de Müfite yazık etmişsin.
Müberre bunun üzerine bir kat daha kahroldu ve yasa devam etti.

3. ANAFİKRİ:
İnsanların sorunlarının nedenlerini tam olarak anlamadan iş yaptıklarında başına gelebilecek olaylar anlarılmak ısteniyor.

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Müberra: Dışarıdan her ne kadar da akılı gözükse de aslında o kadar da akıllı değildir. Çünkü olaylara at gözlüğü ile bakmaktadır. Hiç bir değerlendirme yapmadan sonuca varıyor. Sorunu çözmek yerine başka biri ile evlenmeyi kurtuluş sayıyor. Kendi sonunu kendi hazırlıyor.
Müfit Ekrem: Sessiz, ağırbaşlı ve utangaç birisidir. Olayların üstüne cesaretle gitmiyor. Mürebba’nın ihanetinin sebebini öğrenmeden içine kapanıyor ve yaşantısını mahvediyor.
Hikayede geçen olay günümü olaylarına yaklaşmada bize ışık tutuyor . çünkü pek çok ayrılığın sebebi karşılıklı anlayışın sağlanamamasıdır.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
KERİME NADİR, çok akıcı ve sade bir dil kullanmış, bu da okuyucunun onun romanlarını ve hikayelerini sıkılmadan okumasına olanak sağlıyor ve olaylar hakkındaki yorumu bize bırakması okuyucuya ayrı bir zevk verir.
6. YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
5 Şubat 1917’de İstanbul’da doğan Kerime Nadir ANZAK, 20 mart 1984’te öldü. Bebek Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdi. Ayrıca özel eğitim gördü. İlk şiir ve öyküleri 1937’de Servetifünun-Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı. Kadın kahramanlar üzerine kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla çok okunan bir yazar oldu. Anılarını Romancının Dünyası (1938) adlı kitapta topladı. Başlıca romanları arasında Yeşil Işıklar (1937), Hıçkırık (1938), Seven Ne Yapmaz (1940), Gelinlik Kız (1943), Uykusuz Geceler (1945), Kahkaha (1946), Posta Güvercini (1950), Pervane (1955), Esir Kuş (1957) ve Sonbahar (1958) sayılabilir.

Nazim Hikmet Ran / Memleketimden Insan Manzaralari

1902-1963 yılları arasında yaşamıştır.Bahriye Mektebi’nden deniz subayı olarak mezun olmuştur.Hastalanınca eskerlikten uzaklaşmıştır.Moskova’da bir üniversitede ekonomi üzerine eğitim görmüştür.İstanbul’da birsüre dergi ve stüdyolarda çalıştıktan sonra 1938’de tutuklanmıştır.1950 yılına kadar hapis yattıktan sonra Moskava’ya gitmiştir.Moskova’da ölmüştür.Başlıca eserleri;835 SATIR,VARAN 3,SESİNİ KAYBEDEN ŞEHİR,KAFATASI,SEVDALI BULUT,RUBAİLER,SİMAVNA KADISI OĞLU ŞEYH BEDRETTİN DESTANI,İNEK,KEMAL TAHİR’E MAHPUSHANEDEN MEKTUPLAR’dır.
Nazım Hikmet,ilk şiirini 1918’de yayınlamıştırRusya’da öğrenim gördüğü yıllarda şair,Mayakovski’nin sanat görüşünü benimsemiştir.Toplumcu şiirler yazmıştır.Eserlerinin pek çoğu içerdiği ideolojik propaganda nedeniyle yasaklanmıştır.
Memleketimden İnsan Manzaraları,bir destan veya uzunca bir şiirdir.1939’da yayınlanmaya başlamıştır.Çok uzun ve değişik zamanlarda parça parça yazılmış olan bu eser,bütün olarak yayınlanmamıştır.Memet Rauf be eser için ‘’NE ŞİİR,NE ROMAN,NE TARİH OLAN ÖTE YANDAN HEM ŞİİR,HEM ROMAN,HEM TARİH NİTELİKLİ…’’değerlendirmesini yapmaktadır….

MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI’NDAN SEÇMELER

1
Toprak göz alabildiğine
Dümdüz
Çırılçıplak
Ve kırmızı biber gibi acı.
Batıda bir tek,uzun
Kavak ağacı.
Bozkırda hala dolaşıyorsa da
Kokusu sararmış kekiklerin
Gökçiçekler çoktan kurumuştu
Ve gelen otları safi dikendiler.
Başköy’le Bakirli’nin arası
Sekiz saat çeker.

2
Hamdi
Çerkeş’in Kabak Köyü’nde
336’da dünyaya geldi.
Tuzladılar.
Yumuşaktı.
Sevindiler oğlan olduğuna.
Kırkı çıkmadan
Buğdayın dibinden güneşe baktı.
Öğrendi toprakta yatmasını.ev karanlık
Toprak güzeldi.
Çiçek çıkardı 337’de,
Ellerini bağladılar.338’de yürüdü.

Ve 1339’a kadar
Dolaştı dünyadaki 36 haneyi
4 sokağı.
Hayvanları ve yağmuru sevdi.
Helva yalnız bayramları pişiyordu.
Ağlamadı artık Hamdi
Dayak babasının anası.

4

Karısı Ayşe’ye mektup yazıyordu Halil,
Hapishanede,üst katta,
Pencereden geceye bakarak;
Sevgilim,
B u ne re…..k,
Derya ufuklarından kopup
Gelirken üstüme köpürerek ,
Baş ve yürek,
Bir ulu rüzgar içinde iken,
Oturup tahta iskemleye yan gelerek,
İstirahatta beden…
Bu bahsi bırak…
Sevgilim,
Saçlarının içinde elim,
Şarkısı avucumda.
Sen altı yüz kilometre benden uzak ve baş ucumda…
Buda ayrı bir bahis.
Biz bu 41 senesinde
İkimiz konuşacak değiliz,
Henüz o kadar cesur değilim…
Sevgilim,
Maskelenmiş masmavi yanıyor bak
Elektirik lambası
Beyaz evin önünde
Yolun kenarında.
Ay ışığında yol aydınlık.
Şubenin bahçesinde cephanelik,
Ve ağaçlar;
Dut,akasya,erik.
Birde kameriye olacak,
Göremiyorum.
Ağustosun biri,
Geceler kısalmadı daha,
Jandarma düdükleri,
Yol tehü tenha.
Gökyüzünün yarısında bulutlar dolaşıyor.
Böyle hışımla gelen,
Zonguldak trenidir.
Mehtaba rağmen,
Gökyüzünün öteki yarısında,
Dağlara yakkın,yıldızlar görüyorum.
Demir köprüden geçti tren,kavakların arkasından.
Şehir iki bölüm;eskisi kalenin dibinde,zifiri karanlık.

Negatif Limanlardan Pozitif Sulara

Kitabın Adı Negatif Limanlardan Pozitif Sulara
Kitabın Yazarı Oğuz SAYGIN
Yayınevi ve Adresi Hayat Yayıncılık, İstanbul
Basım Yılı 1998

KİTABIN ÖZETİ

Yazarın özgeçmişi ile başlamak daha faydalı olacaktır. İşte kendi anlatımıyla Oğuz SAYGIN:

Doğum: İstanbul, 1952.

İkinci Doğum: 1996 yazı Anthony Robbins’in “Sınırsız Güç” adlı kitabını okumaya başladığı gün.

Gittiği Okullar: Gazi Mustafa Kemal Paşa İlkokulu. Okulu “En çok hayal kuran ve en çok dayak yiyen öğrenci” sıfatıyla bitirdi.

Kemal Atatürk Ortaokulu: Kendisini çok seven ve onun iyi bir yazar olacağını iddia eden Türkçe hocası sayesinde kazasız belasız bitirdi.

Haydarpaşa Lisesi: Lise 1′de en iyi dersi Edebiyat idi. Lise 2′de bölümünü seçerken kendi arzusu edebiyat bölümüydü. Annesi de onun iyi bir yazar olacağını düşünüyordu. Ancak babasının asker arkadaşlarıyla yaptığı toplantı sonucu çıkan MGK kararlarıyla Fen bölümünü seçti, Lise 2 ve 3′te birer sene sınıfta kaldı.

İstanbul Sultanahmet İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi:Üniversite sonuç belgesinde bu okulun adı yazıyordu. İyi bir niçini olmadığı için bu okulu yedi senede bitirdi.

Okul hayatından sonra, hiç alışık olmadığı hayat okuluna atıldı. Sırası ile şoförlük, pazarlamacılık, masa tenisi antrenörlüğü, turizmcilik, matematik öğretmenliği gibi işlerle meşgul olduktan sonra şu anda tüm maddi sıkıntıları bitmiş ve çok sevdiği işi yapan mutlu bir insan olarak hayatını sürdürmektedir.

Yazar kitabında isteyen herkesin hayatta başarılı olabileceğini bunun için mutlaka iyi bir niçini olması gerektiğini, yol gösterici olarak da NLP(Neuro-Linguistic Programming)’i göstermektedir.

“Beyninizdeki zincirleri kırın” adlı ilk bölümde, yazar verdiği seminerler neticesinde insanlarda meydana gelen değişimin çok ilginç örneğini anlatmaktadır. Ayrıca hayatındaki büyük değişikliklere, topluluk önünde nasıl konuşmayı öğrendiğine, adanmak denilen kelimenin hayatından canlı örneklerle tarifine ve başarıyı anlatırken kendisinin nasıl başardığına değinmiştir.

Kitabın ikinci bölümü NLP varsayımları ile ilgilidir. NLP bir matematikçi, psikoterapist ve bilgisayar uzmanı olan Richard Bandler ile dil bilimci olan John Grinder tarafından temeli atılan bir bilimdir. Bu bilimin kuralları:

§ İletişiminizin anlamı almış olduğunuz tepkilerdir,
§ Başarısızlık diye bir şey yoktur. Sadece sonuçlar vardır,
§ İnsanlar amaçlarına ulaşmak için yeterli kaynaklara sahiptirler,
§ Her davranışın altında pozitif bir amaç yatar,
§ Güç, amaçlanan hedeflere ulaşabilmektir,
§ İnsanlar algılayabildikleri arasında en iyi seçimi yaparlar,
§ Harita sahanın kendisi değildir,
§ Her zaman bir seçenek daha vardır,
§ İnsan yaşantısının bir yapısı vardır,
§ Eğer bir insan bir işi başarabiliyorsa bunu herkes öğrenebilir.

“Hedefe doğru” adlı üçüncü bölümde, bizlere hedef merkezli yaşamanın insanlara kazandırdıklarından söz etmektedir. Bu bölümde birtakım başarı kurallarından ziyade, karşılaştığı olaylar ve seminerlerde tanıdığı ilginç insanları anlatmaktadır.

“Sorular cevaplardır” adlı dördüncü bölümde, bizleri biraz düşünmeye sevk etmek için başarı ve motivasyonla ilgili güzel sözleri düşündürücü bilmecelere dönüştürerek anlatmaktadır.

Yazar hedefe doğru ilerlemek için hedefe odaklanma, hayatın programlanması, başaracağımıza inanma, öğrenmenin öğrenilmesi, harekete geçmek için beklenilmemesi gerektiğini belirtmiştir.

İnsanın bir şeyi başarabilmesi için mutlaka inanması gerektiğini söyleyip şöyle bitirmiştir:

Şüphe engelleri görür, inanç önündeki yolu
Şüphe karanlık geceleri görür, inançsa gün ışığını
Şüphe adım atmaya korkar, inanç yükseklere doğru çıkar
Şüphe sorar, “Kim inanıyor?” diye, inanç cevap verir: “Ben!” diye.

Sonraki Sayfa »